12 Kasım 2012 Pazartesi

Kapuska Spaghetti Aldante

Evet yanlış duymadınız, pirincim olmayınca, bulgur bulamayınca angel hair spaghetti kırdım kapuskaya. Niye mi? Suyunu biraz çeksin diye.

Esas olay ise kapuska yapmam. Ah anacım ah şimdi seni anlıyorum. Hayır kıymetini değil, kolaya kaçmanı :D


Hemen tarife girdim lafı uzatmadan: 2 kaşık salça, orta boy lahananın yarısı, yarım bardak pirinç (normalde ama ben spagheti kırdım he he :D), 1 baş soğan, çok az zeytinyağı, 100gr kıyma.


Soğanlar zeytinyağında çevrildi, kıyma eklendi çevrildi, ince kıyılmış lahana çiğden kondu (bazı tarfiflerde önden pişirin kevgire çıkarın demiş, gereksiz). Üzerine salça eklendi, çevirildi ve lahananın hizasında hatta hafif altında kalacak kadar sıcak su kondu. Yaklaşık 30dk pişti. Pişmeye yakın ıslatılmış pirinci eklediniz bi 10-15 dk daha pişirdiniz ve afiyet olsun.


Görüntüye bakmayın inanılmaz lezzetli oldu :D



25 Ekim 2012 Perşembe

Gurbetçinin Avuntusu - Patlıcan-Pilav

Olmaz olmaz dememek gerek oldu. Canım karnıyarık ve pilav çekti. Normalde hiç de aramadığım bir kombinasyondur. Tamam severim ama aşermek başka haliyle. Neyse dedim ki "oğlum Efe pirincin var patlıcanın var ne duruyorsun, yemeği yapsana". Tabii her şey şarkıdaki kadar kolay değil zira Efe'nin aynı zamanda tonla okuması yazması gereken 3 reactionı, take-home exam'i ve notlaması gereken öğrenci sınavları vardı. Özetle o kadar zahmetli işe girişemezdim. Bunun içindir ki başlıkta "avuntu" olarak nitelendirdim pilav ve patlıcan yemeğini :D

Ama en azından bir numarası olsun istedim. Pilavı domatesli, patlıcanı kıymalı yaptım (ee patlıcan öyle olur derseniz cidden kızacağım çorba içersem ziyafetten saydığım bir hayatım var).

Malzemeler (pilav için): 2 adet domates, 3 su bardağı pirinç, çeyrek çay bardağı zeytinyağı, 3,75 su bardağı sıcak su (domates girdiği için suyu az koymak gerek).
Nasıl yaptım (pilav için): Küp domatesleri yağda çevirip azıcık öldürünce ılık sudan geçirilmiş pirinçleri katıp kavuruyorsunuz. Üzerine suyu, tuzu ekleyip kapağı kapatın, kısık ateşte pişssin. Ne zaman ki pilav göz göz olur tamamdır.

Malzemeler (patlıcan için): 1 büyük (ayse için zira ABD'de patlıcanlar devasa) ya da 3 normal patlıcan, varsa 2-3 kaşık domates/biber salçası, 1 büyük domates,1 soğan, 1 büyük patates (ki ben bunu unuttum), avuç içi kadar kıyma (kızlar siz iki avuç yapın :D), 2-3 diş sarımsak, çeyrek su bardağı zeytin yağı
Nasıl yaptım (patlıcan için): Klasik önce sağan ve sarımsağı yağda öldürdüm, arkasından eğer koyacaksanız patatesi koyun, hemen ardından kıymayı çevirin, salça ve domates, onları da çevirince küp küp kesilmiş patlıcanları katın. Tuz, biber artık isteğinize göre. Yaklaşık bi 30-40dk en az pişecek. Tadıp anlarsınız zaten.


Sunum size kalmış ama ben o pilav karnıyarık hissi için üst üste servis yaptım (ki bilen bilir hiç huyum değildir. İskenderi bile önce garnitür-yoğurt-pide-et sıralamasıyla yerim). İlk fotoğraf Aysenur'a yani akademik ortama hitaben. Popper, makaleler, ders notları ve yemek. İkincisi ise klasik foto olarak düşünülebilir.



16 Ekim 2012 Salı

Haliç Et Uykuluk

Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşen İstanbul Barosu seçimi dolayısıyla seçim havası koklamakla, heyecanla ve ayakta geçen günün sonunda midelerimiz kazınmaktaydı. Hiç beklenmeyen bir adresten, dedemden, gelen öneri sonrası yemeğimizi yiyeceğimiz mekan daha sabahtan belliydi; kongre merkezinin yakınındaki uykulukçular.

Orkun'la birlikte dışarıdan bakarak mekanları birer birer geçtik, en son artık başka restoran kalmayacak korkusuyla ve park yeri bulmanın mutluluğuyla Haliç Et Uykuluk'un önüne çektik arabayı. Burada bizim için bir efsanenin doğacağını bilemezdik.




Öncelikle az çorbalarımızı ve duble piyazımızı söyledik. Çorba fena değildi; kaymak gibi ince çekilmiş, lezzeti yerinde bir mercimek çorbası. Piyaz ise ikimizden de iyi not aldı. Fasülyesi lezzetliydi, domatesi,marulu, soğanı taptazeydi. Yumurtasını da eksik etmemişlerdi, o da artı olarak hanelerine yazıldı. Fasülyesi biraz daha iyi olsaydı en iyiler listeme en üstten girebilirdi. Neyse ki kaçırdıkları bu nokta atışını hemen sonra telafi etmeyi başardılar.

Baş aktörümüz uykuluk, hayvanın (kuzu/dana) gerdan bölümünden elde edilen bir sakatat. Oldukça ileri düzeyde sakatatsever bir aile olarak bu uykuluk olayına nasıl uzak kaldık ya da benim hafızalarımda nasıl yer etmedi onu bilemiyorum. Annemin iddia ettiğine göre bize çocukken uykuluktan düğün çorbası yaparmış!

Neyse gelelim mekanın aklımızı alan ikilisine; Izgara Uykuluk ve Tereyağlı Pilav



Porsiyonu da gördüğünüz üzere oldukça büyük olan uykuluğu nefes almadan yedik diyebilirim. Yumuşacık, lokum gibi bir olay zaten. Üstelik ızgara olduğu ve etin kendisi de yağlı olmadığı için rahatça hüpletebiliyorsunuz. Patates kızartması, soğan halkası gibi karton kutuda satıldığı günleri hayal ediyorum; harika bir atıştırmalık olur!

Bakmayın pilavı ayrı yazdığıma, menüde ayrıca satılmıyor. Lakin biz fanatik "annepilavcıları" nın dışarıda yediğimiz bir pilavı bu kadar beğendiğimiz hiç olmamıştı. Korkunç lezzetli ve tane tane bir pilav. Porsiyonda verileni aynen bitirdiğimiz için bir tabak da pilav söyledik, kırmadılar getirdiler, keyfimize keyif kattılar.


Sonuç olarak beklentimizin çok yüksek olmadığı bu mekandan müthiş bir memnuniyetle ayrıldık.

Fiyatlar da standart sayılabilir:

Uykuluk : 11 tl
Piyaz      : 4 tl

Çorba    : 4 tl

11 Ekim 2012 Perşembe

Ispanak'ı Vurmasınlar

Bu akşamki yemeğim ıspanaktı. Özlemişim keratayı ne yalan. Ispanak almıştım geçen hafta bilemedim çiğ yoğurtlu mu yesem, yumurtalı kavurma mı yapsam yoksa normal yemeğini mi. En nihayetinde yemek yapıldı, işte tarif:

Bir paket ıspanak (evet Ayşenur için paket diyorum, büyük paket) ya da yarım kilo kadar ıspanak. Birer kaşık domates ve biber salçası (ki bende sadece domates püresi vardı). Bir adet büyük soğan. Çeyrek bardak pirinç. 100gr kadar kıyma (ki koyulmasa da olabilir ben ne zamandır et yemiyorum diye koydum) 1/5 bardak zeytinyağı (artık öğrenelim Efe zaten başka yağ pek kullanmıyor, siz de bırakın).

Önce ince kıyılmış soğanı ve varsa kıymayı yağda güzelce çevirdim. Soğan ölüp kıyma ile suyu çekince 2 kaşık domates püremi ekledim. Şimdi sıra ıspanakta: arkadaşlar ıspanak koca tencereye sığmayacak gibi geliyor ama sonra garibim söne söne "ya bu bana anca iki gün yeter" kıvamına geliyor. Bu yüzden büyük tencrede yapın "ben tekim işimi görürüm" filan demeyin. Ha diyecekseniz de şu ölçüleri indirin yarıya. Neyse uzatmayalım ıspanağı koyduk ve kendisi o böbürlenmiş halinden süt dökmüş kediye dönünceye kadar pişti.  Ardından sudan geçirip pirinci kattım (öyle pirinci geceden suya koyup sabah kahvaltısını filan ettirmenize gerek yok). Şöyle bir çevirdim 1-2 dk arkasından 1,5 su bardağı kaynar su ekledim üstüne ve kısık ateşte pişmeye bıraktım. Dakika hesabı yok (ama 15 dk filan o sırada comperative makalemin ilk sayfasını yazdım ona göre hesap edin), pirinç yenir duruma gelince altını kapayın.


Şimdi bir iki uyarı (hoş tarif verirken bunları hesaba katarak verdim):

1- Aman kıymayı çözdürürken mikrodalgada çok zaman geçirtmeyin, mümkünse dışarıda çözülsün. Benim kıymalar et haline geldi didikleyene kadar canım çıktı.
2- Bu pirinç de az duruyor demeyin. Ben biraz fazla koymuşum ama foto'da abarmış o kadar fazla da değil şu an.
3- Tuz-biber koymayı unutmayın!!!
4- Sarımsaklı yoğurt!!!
5- "Ya efe biz gek gek geğirmemize rağmen kolpa çıktık şuraya iki yazı yazmıyoruz nerede kaldı yemek yapmak" demeyin. Tüm yemeği yapmak 20dk sürdü. Arada da makale yazmaya başladım. Haftada 400-500 sayfa okuyup, okuduğumu özetleyip, üzerine düşünüm, her hafta iki tane reaction paper yazıp yetmezmiş gibi ders verip, quiz okuyup sonra da 200 sayfa short paper okuyup, midtermleri kontol etmeyi bekliyorsam sizin de zamanınız yeter. :D

8 Ekim 2012 Pazartesi

Bu dünyada iki türlü insan var: Pırasa sevenler ve sevmeyenler!

Her ne kadar Baba Zula böyle demiş olsa da aşağıda vereceğim tarif iki insan tipine de hitap ediyor merak etmeyin. Bugünkü yemeğim pırasa kavurmaydı.

Pırasadan hazzetmem, edeni de çok sevmem açıkçası. Eşkili (Erzincan şivesinden böyle, hep Kemal mi memleketçilik yapacak :D) ya da zeytinyağlı pırasa fark etmez  eve ikisine de pas vermez durumu yani. Yıllarca da evde kavga sebebi oldu. "hadi yavrum ye bak çok vitaminli" diyen anneme "tabi ya pırasa değil pürhassa derdi deden" diyen babam eşlik etti, ben hayır dedim. Yetmedi annemden "aa nerden çıktı sen severdin küçükken" cümleleri duymaya başladım taa ki geçen seneye kadar. Neyse uzatmayalım annemin bunu bana yedirmek için bulduğu tek yöntem pırasanın soğan olma özelliğini kullanıp kavurmasıydı. Üzerine de yumurta kırılınca...

Tarif basit: 1 sap pırasadan iki-üç tabak çıkıyor. Pırasayı güzelce yıkayın toprağı gitsin, ince ince doğrayın, tavaya iki kaşık yağ, iki diş sarımsak-doğranmış pırasa-bir adet doğranmış domatesle kavurun. Tam lezzeti için kıyma da koymak gerek aslında ama kim uğraşacak dedim ben. Tuzunu karabiberini eksik etmeyin aman! Tadıp yenilecek durumda mı anlarsınız zaten. Bitti mi hayır. Ayrı küçük bir kapta üzerine yumurtayı kırın, ateş ve buharın bütünleşen gücüyle bir güzel haşlansın o yumurta üzerinde. Afiyet olsun.


5 Ekim 2012 Cuma

RIB!

Hatırlarsınız bahsetmiştim, buralarda rib çok önemli bir kültürmüş diye. Rib de ne ola derseniz kaburga diyebilirim ancak yeme şekilleri bizden baya pahalı. Türkiye'deki kaburga malum genelde pilavla giden, haşlanmış etin sıyrılmasıyla yenen bir lezzet iken, buradaki kaburga çizgi filmlerde gördüğümüz cinsten, yan yana kaburga kemikleri ve arasında leziz eti :D

Et sanırım önce biraz haşlanıp hafif yumuşatılıp sonra güzelce ızgara yapılıyor, bol barbekü sosuyla tamamlanıyor. İlik gibi bir et, tabi biraz yağlı! Ancak kemikten kolayca sıyrılıyor. Dediğim gibi tam bir çizgi film görüntüsü, en sonda güzelce sıyrılmış tek tek kemikler kalıyor.



Etin yanında ekmek, coleslaw, patates kızartması ve içecek! Et yağlı olduğu için kola içilmesi ferahlatıcı olabilir. Peki ben nasıl buldum. Öncelikle yediğimiz yer meşhur bir yer ama fast food tarzı bir mekan. Hoş buralarda öyle zaten çok kaliteli nezih restoran yok genelde hep bu ayarda ancak ona rağmen pahalı bir şey rib. Tek kişi içecek dahil 13 dolar tuttu.

İki büyük kaburga oluyor (ki siz su an köfte zannediyor olabilirsiniz ama altta kemik kısmı var) bence biraz fazla! Öyle ki son etin 1/3'ünü bıraktım Mert yedi :D Plastik çatal da pek işe yaramıyor elle yeniyor. Bir sıkıntısı çok barbekü soslu ki ABD'deki barbekü sosları bizim İstanbul'da yediklerimiz gibi değil (emin olun ist'de daha güzel burada şekerli gibi). Neyse özetle bir daha yendiğinde iki kişi bir porsiyon ve az barbekülü almak gerek.
Uzun lafın kısası buraya gelenlere tattırabileceğim bir lezzet, elinizi çabuk tutun gelin ribler bitiyor :D

27 Eylül 2012 Perşembe

Zeytinyağlı Fasulye



Eveeet, Efe’nin Mutfağı’ndan devam. Bugün hayatımda bir ilki gerçekleştirdim ve sizinle paylaşmak istedim: Zeytinyağlı Fasulye! Mis gibi oldu, fotodan da anlayacağınız gibi öyle fazla pişti, diri kaldı, yok efendim suyu çok oldu yağı az geldi, tuzu unutmuşum vb. bahaneler yok. Peki, hemen anlatalım nasıl yaptım.

Malzemelerimiz: Yarım kilo kadar taze fasulye, 3 adet büyükçe domates, bir adet büyükçe havuç, 1 büyük (ya da 1,5 normal boy) soğan çeyrek çay bardağına denk gelecek kadar zeytinyağı.

Fasulyeyi yıkadınız, her birinin baş ve kıçını tek tek kestiniz, ortadan kırıp bir kenara attınız (hah burda şans devreye girer ya da para. Benim fasulyem kılçıksız çıktı, ayıklama işlemiyle uğraşmadım). Soğanlar yemeklik doğrandı, havuçlar ince ince kesildi, domatesler keza küçük küçük doğrandı. Bir tencere alındı (orta boy bir şey olsun, ben küçük kullandım uğraştırdı sürekli içerdeki havayı boşaltmam gerekti zira ağzına kadar malzeme yığılmıştı). Yağı ekleyip önce soğan ve havucu öldürün, sonra fasulyeyi katın ve bi 7-8 dk. daha kavurun. Sonra domatesler, tuz ve bir su bardağı kaynamış suyu ekleyip tencereyi 40dk kadar düşük-orta ateşte pişirin. En sonda zaten bir bakarsınız pişmiş mi fasulyeler diye, tamamsa soğusun sonra dolaba alın anacım.

Zeytinyağlı Fasulye

İnsanlık için küçük ama benim için büyük bir adımdı  :D

Afiyet olsun.

Bu Kampanya Kacamadı!

Ucuz etin yahnisi yavan olur derler. Peki ya ette kampanya varsa? Amerika'da hosuma giden seylerden biri de musterilerin gonlunu kazanmayi iyi bilen mekan sahipleri. Ister happy hour'lar olsun ister boyle sevimlilikler, illa bir yerde bir sey oluyor mirim.

Sabah uyandigimda bolumden tanimadigim bir hanim ablamizin ilaniyla kendime geldim: "Bugun Columbus'taki tum Jimmy John's restoranlarinda soguk sandvicler sadece 1 dolara!" Hani su evimin dibinde her gecisimde burnumun diregini sizlatan sandvic kokularini salan Jimmy John's mu? Hani su kendimi her seferinde iceri girmemek icin zor tuttugum, degmez deyip gecistirdigim sandvicci mi?  Evet, ta kendisi.

Mekan kabaca boyle gozukuyor. Duvarlarda esprili seyler asili.
Bugunku hedefim gayet basitti. O bir dolarlik enfes sandvic yenecekti. Azicik Cheerios yiyip beklemeye koyuldum. 11-3 arasi olacakti bu kampanya ve de etrafta milyonlarca ac ve kurnaz undergrad varken sivrilmek cok kolay olamazdi. Neyse ki dusundugumden saf ciktilar. 10:40 sularinda siradaki yerimi aldim. Bugun hava yagmurlu oldugu icin disarida beklemek istemedim dogrusu. Onumde 8-9 kisi vardi. Kiyafetlerinden ve tavirlarindan anladigim bu abla ve abiler de benim gibi undergrad gazabindan korkup erkenden gelmeyi secmislerdi. Bunu yapmakta hakliydilar da.

Ac universite gencligi yagmura ragmen uzun bir kuyruk olusturdu. Bu kuyrukta tanisip evlenenler olacagini sanmam, hizli ilerliyordu zira.


Gel bana ya sandvic!
 Saat tam 11'de servise basladilar. Cidden iddia ettikleri gibi muthis bir hizla hazirliyorlar sandvicleri. O son anlara dogru uzayip giden sira aslinda o kadar korkunc bir hale gelmedi bekleyenler icin. Gelelim benim ne aldigima. Acikcasi secmekte cok zorlandim. Ama sonunda Pepe#1 adli sandvici secmeye karar verdim. Mantigim basitti: kimse bir numaraya babasinin hatri icin kotu bir sandvici koymazdi. Icindekiler ise su sekildeydi: Marul, domates ve mayonez esliginde tutsulenmis gercek Applewood hindi jambonu ve provolone peyniri. Bence soguk bir sandvic icin gayet guzeldi. Ekmegi beyaz ve yumusakti. Malzemesi gayet boldu. Saglikli olusu konusunda pek bir sey diyemeyecegim ama mideme oturmadi ve gayet guzel bir tad birakti agzimda. Ama en onemlisi... BIR DOLARDI KARDESIM! (Normalde de 5 dolarmis.. cok abartilacak bir sey degil aslinda..


Ama gordum ki keramet ekmegin icine gizlenmis.
Ilk etapta gozumu doyurmadi.











Sonuc olarak artik Jimmy John's un onunden gecerken yalanmama gerek kalmayacak. Her ne kadar sicak sandviclerini de merak ediyor olsam da bu hesapli yemek bence beni bir sure goturur.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Mantarlı Ciks Makarna

Uzerine yapisan “ogrenci yemegi” etiketine ragmen makarnanin potansiyel basarisini inkar edemeyiz. Aramizda inkar edenler olursa da uzuluruz onlar adina. Cunku henuz guzel soslu bir makarna yemedikleri anlamina gelir bu. Nasil bir terslige kurban gittigini hala cozemedigim wagamama yazimda yeltendigim bu karbonhidrat zengini besine olan inancimi izninizle bugun ifade etmek istiyorum. Yalniz bu sefer usta seflerin degil bizzat kendi ellerimden cikan bir tarifle…

Basliktan da anlasilacagi uzere makarnamiz mantarli ve bir o kadar da ciks. Ikinci sifatin nereden geldigini merak ediyorsaniz bence malzemelere bir bakmalisiniz.


Ciks malzemelerimiz kavruluyorYarim paket kalem makarna
Yarim paket mantar (Burada cins cins var, ben Turkiye’dekilere en cok benzeyenini aliyorum.)
Uc adet uzerinde biraz yaprak da bulunan celery heart (kereviz saplari)–>ciks
Bir adet taze sogan
Ciks malzemelerimiz kavruluyor
Iki buyuk dis sarimsak
Lim suyu–>ciks
Zeytinyagi
Tuz
Karabiber
Toz feslegen
Bir aci biber cesidi olan cayenne–>ciks
Toz parmesan–>ciks


Tarife gelince… Gayet kolay. Makarnayi dilediginiz sertlikte hasliyorsunuz. Yukarida saydigim malzemelerden dogranabilecek gibi gorunenleri (mantar, sogan, kereviz sapi, sarimsak) itinayla dogruyoruz. Ben tercihen mantarlari cok ufacik yapmamayi seviyorum. Aksi halde siliklesip kayboluyorlar gibi geliyor*. Bir tavada hepsini birlikte kavuruyoruz. Baharatlarimizi serpiyoruz. Makarnamiz haslandiktan sonra  suzup kavrulmus olan karisimimiza ekliyoruz. Makarna karisimla kaynasincaya kadar bekliyoruz. Makarnalarimiza feslegen taneleri yapisip, mantarlar sarilinca ocagi sonduruyoruz. Tabagimiza aclik derecemizi tatmin edecek kadar koyup yemegimizi toz parmesan ile taclandiriyoruz. Bundan sonrasi cok basit. Yumuluyoruz. Doyuyoruz. Mutlu oluyoruz.
*Kivanc Dogan’in guzel tespitine ithafen…
Not: Son halinin gorselini maalesef paylasmiyorum. Zira telefonumla ektigim fotograf oldukca karanlik ve anlamsiz olmus. Karisima bakarak hayal edebilirsiniz bence. Yes, you can!

Atlantik Somonu - Hint Baharatı



Malum Binghamton'da hayat zor. Yalnızca öyle havalı bistrolar, pahalı restoranlar, kaliteli publar'dan değil sokak lezzetleri, salaş yerlerden de mahrumum. Hatta rivayete göre, buranın mezunlarından Prof. Çarkoğlu ayda bir kere eşiyle üniversitenin arka tepelerinde bir yerde yemek yerlermiş ordan bakınca boğazı andırıyor görüntü diye. Durum bu kadar vahim yani!
Ee bu durumda Efe dükkanı kapadı mı? Tabii ki hayır! Yola çıkarken mottomuz gurmelik'ten ziyade gourmand'lıktı, ki bu da yemeğe erişelebilen her yer için geçerli. Bundan sonra muhtemelen çoğunlukla Efe'nin Mutfağı etiketiyle karşınızda olacağım. Artık PhD ne kadar rahat verir de ben ne pişiririm bilemem ama amacım en basit yemeklerin bile tarifini yazmak, yazıldığını görmek ki bizim tecrübe ettiğimiz tariflerle ortak tada varabilelim. Yoksa oktayusta.com'dan herkes bakar, ama maksat birbirimizin tecrübelerini bilelim, keke yazdığı gibi yarım margarin koymayıp yarım çay bardağı zeytinyağı konarak aynı lezzete ulaşılabileceğini görelim :D
Neyse bu genel bir giriş diye uzattım. Bundan sonra pratik bi şekilde 4-5 satırlık tarifler ve belki bir fotoğraf şeklinde mesajlar atmak niyetindeyim. Belki bu metoda alışırsak herkes hafta 3-4 yazmaya başlar, tarifler artar da ben de "ya bugün ne pişirsem" derdinden kurtulurum.
Başlıktan da anlaşılacağı üzere fusion mutfaktan bir örnekle karşınızdayım: Körili somon. Aslında tarif annemin, kendi icadım değil; ancak yapmasını biraz daha basitleştirdim diyelim, daha az malzeme dolayısıyla daha az masraf ve daha pratik bir yemek.
Malzemelerimiz: Bir dilim somon (250-300gr), Yarım soğan, bir tutam karabiber, bir tutamdan az buçuk fazla köri ve bir gıdım zeytinyağı (illa ölçü derseniz 1/8 çay bardağı gibi kafanızda bile zor canlanacak bir şey söyleyebilirim, böylece çok az olduğunu anlarsınız :D)
Yapılış: Genişçe bir yağlı pişirme kağıdı kesin kendinize. İçine somonu direk koyun. Üzerine zeytinyağı, karabiber, köri ve salatalık doğranmış soğanı ekleyin. Biraz tuz da serpin derim ama abartmayın. Ha bir de ben yapmadım ama ince soğan doğrayıp onu da koyabilirsiniz. Annem içine envai çeşit ot da koyuyor ama dediğim gibi benim tarif pratik, iş insanı için. (Bir de yanına bence brokoli haşlayın derim zamanınız varsa.)
Yağlı kağıdı güzelce katlayın. 180 derecede 30-35 dk kadar pişirin. Karşınıza işte bu lezzet çıkacak:
Fırın işin içine girdi diye korkmayın. Bir kere fırında olunca daha sağlıklı, yağ tüketimi çok az. Hem de koku hiç yapmıyor çünkü yağlı kağıt kapalı. Ee yağlı kağıt kapalı olunca buharıyla da pişiyor ve kurumuyor. Hem de yağlı kağıtta olunca fırın ve tepsi batmıyor. Yani "bugün balık günü" söylemlerinin arkasında yatan zorlukları silip götürüyor.
Afiyet olsun, hayır dualarınızı şimdiden duyar gibiyim...

18 Eylül 2012 Salı

Emirgan Sütiş


Belki de mekan, İstanbul'un en başarılı kahvaltı noktalarından biri olarak sayılır ama ben size farklı bir yönünü göstermek istiyorum. Emirgan Sütiş benim için başka hiçbir yerde aynı tadı alamadığım bir lezzet sunuyor; döner!
Evet yanlış duymadınız, bildiğimiz dönerden bahsediyorum. Bunu söylerken İstanbul'un en iyi dönerini onların yaptığına dair bir iddiam yok fakat rahatlıkla damakta bıraktığı tat ve kalitesiyle farklı ve denenmesi gereken bir "danalık" olduğunu söyleyebilirim.
Emirgan Korusu'nda ya da sahilde yapılan bir yürüyüş ya da Sabancı Müzesi'ne bir ziyaret sonrası böyle bir tabağı kimsenin hayır diyeceğini düşünmüyorum. Üstelik aşağıdaki güzel ekmeklerle de şımartılıyorsunuz yemeğinizi beklerken!
Yalnizca döner yeseniz bence çok da sağlıksız bir ögle yemeği olmaz ama siz zaten Sutiş'in meşhur tatlılarını biliyorsunuz ve onların da tadına bakacaksınız. :)
O halde fotoğrafta gördüğünüz tatlılardan önce, kendi favorimi belirteyim; Fıstıklı baklava. Küçük dilimlenmiş ve bol fıstıklı baklavalarını dileyen tek hamlede hüpletebilir. Diğer yerlerle karşılaştırmaya girmeyeceğim ama çok iddialı bir baklava olduğunu söylemekten bir an bile tereddüt etmem.
Fıstık işini iyi biliyorlar. Dolayısıyla Fıstıklı kadayıflari da başarılıydı. İncecik, çıtır çıtır ve yine bol fıstıklı..
Muhallebileri hafif ve güzel. Onların meşhur tatlısı ama benim o kadar tarzım değil.
Ekmek kadayıfınin da hakkını vermişler.. Bir Kanaat değil ama idare ediyor..
Bu arada Kanaat bir Alex! Her alanda her mekanla lezzet savaşına girebilmesi de bunu kanıtlıyor. =)
Tabi ki dileyen kahvaltısını yapabilir ya da ince ve hafif pidelerini yiyebilir fakat benim "döner" tavsiyem aklınızın bir köşesinde bulunsun.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Bes Kardesler Pide Salonu

Basliga aldanmayin, aslinda buranin adi Five Guys. Eksisozluk’teki entry’den odunc alip oyle yazmak istedim. Tembel ve usengec bir kucuk dana olarak ilk blog postumu an itibariyle yaziyorum. Tum Ohio’ya armaganim olsun!

Columbus’ta ziyaret edip bayildigimiz bu restoran zincirinin adi dedigim gibi Five Guys. Olaylari hamburger, patates kizartmasi ve… YER FISTIGI! (Nedenini sorgulamiyoruz. Severek lupletiyoruz.) Iceri girdiginizde dekorasyon acisindan pek bir atraksiyon beklemeyin. Ama Efe’nin dedigine gore kirmizi beyaz fayanslariyla Kristal Bufe’ye benziyormus icerisi. Sunu da eklemek gerekir ki sade ic mekan dort duvari kaplayan turlu turlu yerden aldiklari ovgulerle telafi edilmis. Dogusundan batisina bircok eyaletin seckin yayinlari Five Guys’a kaldirmis bas parmaklarini.

Gelelim yemeklere. Dort seceneginiz var: Hamburger, Cheeseburger, Bacon Hamburger, Bacon Cheeseburger. Regular olanlarda iki kofte oluyor, ufak boylarinda ise bir tane. (Hangisini sectigimizi soylemeye gerek var mi?) Burger cesidini sectikten sonra ic malzemeleri istek uzerine aliyorsunuz. Herhangi bir ekstra ucret olmaksizin! Bu ic malzemeler icinde ketcap, mayonez, hardal, domates, marul, tursu, izgara mantar ve sogan, normal sogan, jalepeno biberi, barbeku sosu, ne oldugunu bilmedigimiz A-1 sosu ve aci sos yer aliyor.

Gelelim bizim sectiklerimize:
Aysenur: Regular hamburger, ketcap, mayonez, hardal, domates, marul, tursu, izgara mantar ve sogan (buraya kadar olan malzemeleri everything olarak adlandirmislar..) ve barbeku sosu.


Efe: Regular cheesburger, barbeku sosu ve de tursu haric “everything”.

Normal boy patatesimiz (mc donalds’in “en” buyuk boyu civarinda) ve de buyuk boy kolamizla birlikte masamiza kurulduk. Bir kap da yer fistigini yanimiza aldik. (anne stili ‘evde yeriz’ dedik) Ha bu arada patatesler gercekten patates tadindaydi. Incecik degildi ve de findik yaginda kizartilmisti. Hamburgerlerin ozelligi ise mcdonalds ve burger king’tekilerin aksine dondurulmus kiymadan yapilmamis olmalari.






Yorumumuz cok netti: OH MY GOSH! Efe’nin sahsi yorumu: “dukkan burger’den sonra yedigim en iyi hamburger!” (siralamasi: 1- dukkan 2- five guys 3-numnum 4-mano 5-whooper) Hatta fastfood hamburgerde tartisilmaz en iyisi oldugunu da eklemeliyiz.
 
Fotograflar ne kadar aciklayici olur bilemem. Ama biz buraya bayildik! Efe keske patates ve kola almayip ikiser hamburger yeseydik diye pismanlik bile duydu sonunda. Ama hayat bu. Her zaman istedigini alamiyorsun.







Kissadan hisse: olur da yolunuz Amerika’ya duserse ne yapin edin bu hamburgerleri midenize indirin. Detayli bilgi ve de restoran konumlari icin: http://www.fiveguys.com/

25 Haziran 2012 Pazartesi

Paçacı Hikmet


Kendimi bildim bileli yani takriben 20 yildir Minubus yolunu kullanirim. Uzerinde, onunden gecip gittigim fakat bir türlü ziyaret etme fırsatını bulamadigim sayisiz danalık mekanı mevcuttur. Bunlardan biri de son 10 yıldır Maltepe-Bostancı sınırında, hepinizin bilecegi tarifle lunaparki gecince Kartal yonune dogru olan köşede bulunan Paçacı Hikmet.
Kardeşimle bir gece seferi keşfettiğimiz bu mekan tam 10 yıldır o köşede. Diyarbakır mutfağının güzel tatlarını bizlere sunuyor.
Galiba favorim olan Mumbar Dolması'yla başlayacağım. İncecik, zar gibi bağırsağın (ki kendisi aslında koyunun kalın bağırsağı olur, pişirme tekniği sayesinde o kıvama geliyor) içine bulgurlu, kıymalı bir içle hazırlanıyor mumbar. Tabi ki iç yağını da unutmamak lazım. Kırmızı biberli ve naneli suyuna bana bana kaç dilim ekmek bitirdiğimizi ise sayamadım. =)
Ama mekana ilk defa gelenler için net tavsiyem tandırdır.. Pilav Üstü Kuzu Tandır gerçekten çok lezzetli. Kuzu etini kokusuz ve lime lime olacak şekilde pişirmişler. Pilavı ise biraz yağlı ama tandıra eşlikte yancılığının hakkını veriyor. Özetle, Kanaat'teki Özbek Pilavı'nın bir başka versiyonuyla karşı karşıyayız =)
En son gittiğimde ise Güveç yedim. Ağır ateşte saatlerce pişen güveç oldukça lezzetli ama çok aç gittiğim için objektif yorumdan uzak duruyorum =)
Çiğ köftesinden pek hazzetmedim, başarısızdı.
"E kardeşim paçacıya gidip paça içmemişsin!" diyenlere en kısa zamanda bu eksikliği tamamlayacağıma dair söz veriyorum. Ayrıca telefonumdan giden fotoğraflar nedeniyle eksik olan bu yazımı görsellerle de şenlendireceğim.
Not: "Müdavimleri" arasında sayabilir miyiz bilmem ama Özge'yle gittiğimizde Küçük Emrak ailesiyle oradaydı =)

4 Haziran 2012 Pazartesi

Lübnan Lezzetleri


Zamanlama açısından geç bir yazı oldu ancak Lübnan gezisinin pek de bahsetmediğim lezzetleri atlanacak gibi değil. Ha derseniz ki "Lübnan mutfağı inanılmaz mıydı?" samimi cevabım "bir Suriye değil" olacaktır. Yine de Suriye'nin halihazırdaki durumu düşünüldüğünde yemekte lezzet-güvenlik endeksinde Lübnan bir adım önde :D (hoş orası da karışmaya başladı haberiniz ola!)
Genel anlamda seyahatten bahsetmek gerekirse kampanya dahilinde gidiş dönüş 300 TL'ye alınan uçak bileti, geceliği 65-70 liradan 4 yıldızlı merkezi otelde konaklama, yeme-içme ve Lübnan'ın dört bir yanını özel araç tutarak gezme işlemi 600-700 lira civarı mütevazi bir fiyata geliyor. Gitmeyi düşünürseniz Efe Tokdemir rehberlik hizmetiyle karşınızda, ancak konumuz mutfak hemen oraya dönüş yapalım.
Önce dillere destan Humus'tan başlayalım. Nohuttan yapılma ülkemiz güney illerinde de sıklıkla karşılaşılabilen bu lezzetin anavatanı Lübnan. 3 çeşidi oluyor: 1- Sade humus, 2-Nohutlu humus (humus üstüne ek nohut da koyuluyor 3- Etli humus. İşte bu sonuncu beni benden alıyor. Humusu düşünün, ılık ve mis gibi zeytin yağı kokuyor, ortasına da kavurma etine çok yakın bir tadı olan et ve çam fıstıgı. Tek başına iki kişiye öğlen yemeği olarak yetiyor yanında sıcacık pofuduk ekmek getirildiğini düşünürseniz. Ancak sıcak yaz günlerinde ağır gelir, ya da ben tadımlık alayım basenler iyice çıktı diyorsanız işte o zaman bir diğer Lübnan lezzeti Fattouche devreye giriyor. Çok ince kıyılmış maydonoz ve dereotunun küp kesilmiş domatesle harmanlandığı limon ve zeytinyağı eklenmesiyle kaşıklık hale getirilen bir lezzet. Şahsen bizim öğlen yemeği tercihimiz bir humus bir de fattouche oluyordu, Orkun humusa yoğunlaşıyor, ben fattouche'a abanıyordum :D. Ama en nihayetinde karşılaştırma amaçlı söylemek gerekirse Lübnan'lı dostlar alınmasın ortalama tad açısından Suriye humusta daha iyi :)
Gelelim Vedat Milor'un da ziyaret ettiği Le Chef'e. Beyrut'un eğlence merkezi Jamaeizah'da bulunan kanımca fransız-lübnan ürünü bir şef tarafından işletilen lokanta. Şef çok ilgili ve fransızca konuşmaya çok yatkın. Yine de Türk'üz diyip sempati toplamaya çalışınca o Fransız soğukluğundan eserler görmek de mümkün: "Evet Turkiya, Vedat Milor, NTV, CNNTürk, SkyTürk..." :D Riz au poulet avec le pistache Milor'un taddığı yemek ancak biz gittiğimizde yoktu. Diğer yemeklerden aldık, başarılı tadlar vardı ancak bu tadlar için gitmeye değmez. Lokantayı gitmeye değer kılan ise ambiyansının yanı sıra Babaganouche'u (babagannuş işte :D) Nedir bu derseniz köz tadının en derinden geldiği soğuk bir patlıcan-yoğurt mezesi. Bizim patlıcan ezme gibisinden. Ancak içine konan birkaç ot var ki ve de patlıcanın lezzeti... Benim tüm Beyrut tadları arasında birinci seçmeme neden oluyor.
Kebaptan haber ver diyorsanız şimdiden söyliyim çok hayalini kurmayın. Hatay-Harbiye, Adana, Antep, Urfa, Maraş görenler için vasat tadlar. Deneyebileceğiniz kebap çeşitlerinin yarısı Türkiye kökenli, Kebab Stambouli, Kebab Ourfa vs. Belki lahmacunu deneyebilirsiniz çünkü bizde lahmacun antep ve diğerleri olmak üzere iki çeşitken onlarda 4-5 çeşidi var. Halebi'yi sevebilirsiniz, yerel diğer tadları da tavsiye ederim. Mod olarak bizdeki gibi aşırı sıcak tam pişmiş et ve hafif damlayan yağdan ziyade daha az pişmiş hamur ve et bir de derinden gelen bir zencefil kokusu alınabilir. Lakin çiğ köfte tam bir fenomen zira tam anlamıyla çiğ. Fransız mutfağında steak tartare neyse buradaki çig köfte o. Orkun çok istedi diye biz tam 35 liralık çiğ köfte aldık, 16 parça geldi ben birtane yedim. Yanıltmıyım tadı kötü değil ancak o akşam pavyona gidiyorduk aksilik olsun istemedim :D








Peki Efe, hani nerede Falafel, akıt şu ağzımızın suyunu diyorsanız... İnanın tek kelime dahi yazmak istemiyorum nesini nasıl tarif etsem bilemedim. Şimdi Fr'deki AsFalafel'i, Chez Marienne'i örnek vereceğim, Kemal "bir de Taksim'de var, adam dünyanın bir numarasıyım diyor" diyecek ama yok arkadaş hepsi boş, yaşam boş. Ben ki her şeye karamsar ve kritik yaklaşırım, alkış ve saygıdan fazlasına gerek yok (Küçük bir not, damak tadınıza uygun değilse hiç tartışmaya dahi girmeyin mesela Orkun falafel denen olayı çok sevmedi. Bir de Barbar diye bir falafel zinciri var oradan yiyin ancak sandviç olarak alın, biz ilkinde tane alıp gelip otelde sofra kurduk güzel olmadı çok, adamların ellerinin tadı başka :D)
Gelelim tatlılara. İki grupta anlatayım. Birincisi kalsik Orta Doğu tatlıları ki bunların zirve yaptığı yer yine Suriye. Küçük, her lokması tadımlık, az şerbetli, kutuya bile desenle yerleştirilen bu tatlılardan Şam'dan gelenler daha bir güzeldi, daha az şerbetliydi. İkinci olarak ise bir diğer Lübnan kökenli lezzet: Künefe :D Bizi disko diye içkinin tanesinin 15, kadının tanesinin (evet gerçekten taneyle veriyorlar) 75 dolar olduğu pavyona yollayan resepsiyon abi, "künefe nerede yenir?" sorumu allahtan ciddiye almış. Öncelikle künefe Lübnan'da sabah kahvaltısı olarak yeniyor bu biiiir, üzerine gülsuyu döküyorlar bu ikiii, sıcak değil ılık oluyor bu üçççç, lavaş arasına konup yeniyor bu dööört, kadayıp arasına peynir değil, kavrulmuş unlu yahut irmikli bir şeyin arasında oluyor bu da beeeş. Yani künefe katledilmiş durumda :D







İşte bu ahval ve şerait içinde dahi Lübnan sevimli gidilebilir bir yer. Çok büyük beklenti hata ama bir Orta Doğu ülkesine göre mütevazi kültürüyle serpilmiş durumda. Doğa güzellikleri de cabası (hikayenin bu kısmı 18 yaş üstü erkek okurlara birebir anlatılır, Orkun'un inanılmaz fantazileri vardı mağaralarda :D) İşin şakası her şey güzel ama abartı değil, tercihen İngilizce'si kötü arkadaşlarla gidin Mıstıkça konuşuluyor :D. Gece hayatı da çok methediliyor ancak biz belki de mevsimden ötürü çok göremedik. Yine de Lübnanlı kızlar (özellikle deMaroniler) bir hayli güzel! Kapanış fotosunu da bir yerel Lübnan birasıyla yapalım, biz çok sevdik, siz de mutlaka deneyin.

31 Mart 2012 Cumartesi

Çocukluğumun lezzeti.. Kadıköy Ekspres İnegöl Köftecisi..


Kadıköy'ün benim kalbimde çok farklı bir yeri var, bunda doğma büyüme Kadıköylü olmamın etkisi büyük olsa gerek.. Taptaze balıkların, meyve-sebzelerin mekanı Balık pazarı, kaosun merkezi Altıyol - Bahariye, huzurlu bir arka bahçe tadındaki Moda.. Bir de korna seslerinin, mahşer kalabalığının, yüksek binalı dar sokakların arasına gizlenmiş büyüleyici mekanları var..
Bunlardan biri Ekspres İnegöl Köftecisi.. Mekan, meşhur Baylan Pastanesi'nin yanında, Hacı Bekir lokumcusunun karşısında.. Dışarıdan bir restoran izlenimi vermeyen, belki yıllarca önünden geçseniz fark edemeyeceğiniz bir yer.. Dekorasyonu nostaljik ve sade, esnaf lokantası tadında.. Mekanın sizi dekorasyonuyla tavlayamayacağı kesin, ama içerinin her daim kalabalık olması kalitesini kanıtlıyor..
İsminden de anlayabileceğiniz üzere mekanın spesyali inegöl köftesi.. Ama sırayla gideyim.. Öncelikle yine isminden gelen bir özellik olsa gerek, servis bir hayli "ekspres".. Masaya oturduğunuz anda tazecik beyaz fırın ekmeği gelir, o ekmek her zaman çıtır çıtırdır.. Yandan yandan o ekmekleri yemeye başlarken siparişiniz alınır, 5 dakikadan kısa sürede her şey masanızda olur.. (Mekanla ilgili enteresan bir detay: yemekleri bir garson, içecekleri başka bir garson getirir..) Güleryüzlü, babacan garsonları vardır..
Köftesi, benim bu zamana kadar yediğim en iyi inegöl köfte.. Köfteler büyük değil, böyle minik minik, tek seferde yemelik :) Zincirleşmiş Sultanahmet köftecisi, Ramiz Usta vs gibi restoranların köftelerine on basar kanımca.. Kaşarlı köftesini de çok sevenler var, ama ben diğerinden vazgeçip hiç deneyemedim :) Mekanın benim için can alıcı noktalarından bir diğeri de kızarmış patateslerinin "anne" usulü, dolgun dolgun olması.. (Sanırım patatesleri hazır donmuş paketlerde almıyorlar, kendileri kesiyorlar..) Köfte tabağında biber turşusu ve acı sos da gelir, bunlar da her daim aynı lezzettedir, şaşmaz..
Ekspres İnegöl Köftecisi'nin müdavimleri arasında köftesi kadar piyazı da meşhurdur sanıyorum.. Başka yerlerde pek rastlamadığım şekilde piyazın yanına haşlanmış yumurta da koyuyorlar, bence çok yakışıyor.. Yağından, sirkesinden, soğanından esirgemeden getiriyorlar piyazı.. Köftenin yanında kesin yenmeli..
Fiyatlara gelecek olursak.. Sanırım eskiden daha ucuzdu, biraz artırmışlar.. Ama yine de bu kaliteye değer, pişman olmayacaksınız.. Köfte porsiyon 9 TL, piyaz 4 TL..
Eğer siz de yüz sayfalık menüsü olan, pizza-hamburger-sandviç-salata-makarna-fajita-bıdı bıdı bir sürü yemek sunan ama hiçbirini çok iyi yapamayan cafe/restoran'lardan sıkıldıysanız, yolunuz Kadıköy'e düştüğünde 50 yıllık mazisi olan Ekspres İnegöl Köftesi'ne uğrayın.. Mekan uzun uzun oturulup sohbet edilecek bir yer değil, ama tatlıya Baylan'da bir Kup Griye veya Balık Pazarı'nın ucundaki Yanyalı Fehmi'de Dondurmalı Peynir Tatlısı ile devam edebilirsiniz..

30 Mart 2012 Cuma

Kimler geldi, kimler geçti.. Café de Flore..


Efendim Paris ziyaret edilip de Saint German'de arzı endam etmeden olmaz.. Oraya uğramışken de bir turist olarak vermeniz gereken önemli bir karar vardır; Cafe de Flore'a mı oturulacak Les Deux Magots'ya mı?
Biz ilk seferinde Özge'nin içinden gelen sesi dinleyerek Cafe de Flore'da tercih kıldık.. Bu iç sesin İphone'nun Paris Application'ındaki Cafe de Flore anlatımından ne kadar etkilendiği ise bir muammadır benim için..
Nedir efendim burayı özel kılan?
Öncelikle tarihi.. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası entellektüel camianın uğrak noktası olmuş Paris'te.. Hemingway'ler romanlarını yazmış.. Sartre ve Simon de Beauvoir iç güveysi gibi yerleşmişler kafeye.. Bu nedenle "Amanın buralarda oturmuşlar, şunları tartışmışlar, ben de sürtünürsem yazar olur muyum" diyerekten mekana giriyorsunuz.. Ben şahsen birkaç yazar da gördüm içeride, köşelere çekilmiş buhranlı bir havayla yazılar yazan.. Amma velakin, önlerindeki bilgisayarlar kafanızda yarattığınız atmosferi biraz bulutlandırıyor.. Ne yapacaksınız, 21. yüzyılın 6. arrondissement'ında hala kalem kağıt kullanacak değiliz ya.. Bir diğer acı tebessüm de masaların ve sandalyelerin satılık olması nedeniyle yerleşiyor yüzünüze.. İşi biraz ticarete dökmüşler anlayacağınız..
Biz gourmand'ları ilgilendiren özelliklerine gelirsek.. Ben "Tarte Tatin"lerine hayran oldum.. Fransızların geleneksel tatlılarından biri olan tart, tereyağı ve şekerle karamelize edilmiş elmayla kaplı.. Yanında da yine Fransız'ların ünlü "craime fraiche"iyle (taze krema) servis ediliyor.. Ben ikisinin uyumunu çok beğensem de taze kremanın ekşili tadından hoşlanmayanlar için dondurma da muhteşem bir yancı olabilir..

Bir diğer özel lezzet ise sıcak çikolataları.. Oldukça kıvamlı ve lezzetli.. Bilenler için İstiklal'deki J'adore'un sıcak çikolatasını andırıyor.. Küçük bir sürahide geliyor ve 3-4 küçük fincan çıkabiliyor.. "Ne kadar güzel, tam paylaşmalık!" diyenlere ise maalesef kötü haberim var.. Kafenin meşhur ve prensip sahibi garsonları içecek paylaşmanıza izin vermiyor.. Herkes kişi başı bir içecek almalı.. Tatlılar da ise böyle bir baskı yok.. Zaten tarte tatin'i tek başına yiyebilecek arkadaşları da şimdiden tebrik ediyorum..
Ben bu lezzetlerden memnun kalarak kardeşim Orkun'u da geldiğinde oraya götürdüm.. Özkan ve Aslı'nın da sohbetiyle ağır ağır tartımızın, sıcak çikolatamızın keyfini çıkarıp görevimizi yerine getirmemizin rahatlığıyla mutlu mesut ayrıldık..
Fiyatlar:
Chocolat chaud (sıcak çikolata) : 6.5 euro
Tarte Tatin : 8.5 euro

25 Mart 2012 Pazar

Afyon'un nesi meşhurdur, sucuğu, kaymağı? Kahvaltısı...


Daha önce de bahsettim, Ataşehir İstanbul'un yükselen yıldızı, ha keza Ataşehir'deki lezzetler de. Geçtiğimiz pazar Küçük Danalar ekibi olarak Afyon Cumhuriyet Sucukları Kahvaltı'daydık...
Oldum olası anlam veremem... Niye insanlar Pazar gününü bu denli sever. Benim için pazar en huzursuz gün olmuştur hep. Tamam ödevlerimi Cuma'dan yapardım ki son güne kalmasın, iki gün özgürce sokaklarda top peşine koşayım ama yine de Pazar günleri bana kum saatinin ince boynundan dökülen son kum taneleri gibi gelmiştir hep. Akşam erken yatmanız gerekir bir sonraki gün okul vardır, henüz bitirmediyseniz bir işiniz vardır, ya da benim gibi yatılı okuduysanız toplamanız gereken bir bavulunuz, ayrılmanız gereken sıcak bir eviniz vardır. Uzun lafın kısası Pinhani'nin dediği gibi "Pazar günleri Pazartesi alır" beni :)
Son bir iki senedir farkediyorum ki pazara cumartesiden bakmak gerekiyormuş: Geç yatma özgürlüğünün, alarm kurmaksızın kalkma zevki ve zengin Pazar kahvaltısıyla birleşimi. Lafı daha çok uzatmayayım, geçtiğimiz pazar da aynı böyle bir pazardı... Sabah mahmurluğu üzerine muhabbetle uykular açıldı, mideler kazınmaya başladı, eşofman giyildi (dikkat edin tekil anlatım!) ve kış sonrası güneşinin mantosuz gezinmeye izin verdiği günlerden birinde yola düşüldü. Yola düşmek derken, eğer Ataşehir'deyseniz 2-5 dakika arası yüründü demek istedim. Hedef Afyon Sucukları Kahvaltı'ydı. Mekan her zamanki gibi tıklım tıklım, açan güneşin etkisiyle masalar dışarda sıralanmış. Küçük Danalar ise yarı açık yarı kapalı bir masa tercihinde bulundu :D
Kahvaltının içeriğine gelince... O gün adlandırıldığım üzere "yılların kahvaltıcısı" olarak şu basit formülü size sunuyorum: ortaya kaç kişiyseniz o kadarlık peynir tabağı, söğüş tabağı, bal-kaymak, bir spesiyal ve çay. Peynir tabağı bir hayli zengin. Otlu peynir, sepet peyniri, isli peynir, izmir kaşarı, tulum peyniri, beyaz peynir çeşitlerden sadece bazıları. Bunun yanı sıra acılı peynir ezmesi (ki orjinal adını biliyorsanız belirtin) değişik bir tad da öneriyor. Domates-biber-zeytinden oluşan söğüş tabağı peynirlerin tamamlayıcısı. Hele ki sürekli yenilenen kızarmış sımsıcak ekmekle birlikte bana bana doyuyorusunuz zeytinyağına. Bir de içine lor doldurulmuş tek lokmalık kuru domatesler var ki... Ah bir de şu biberler hafif acı olsa da yana yakıla tadını alsak şahane olurdu.
Spesiyaller ayrı bir paragrafı hak eder türden zira mekanı anlatılır kılan onlar. Öncelikle sucuğu çok lezzetli kahvaltıcının adından da anlayabileceğiniz üzere. Biz sucuklu yumurta aldık, ancak yumurtalı sucuk da diyebilirsiniz zira sucuk porsiyonu bol. Pastırması da bir hayli güzel ama tavsiyem yeni gelmişken yumurtasına ekmek banarak sıcak sıcak lüpletmeniz, sonra hem pastırmalar soğuyup kuruyor, hem de yumurtanın o cezbeden görüntüsü gidiyor. Seçenek olarak bir de kavurma vardı ki, toplam da 4-5 kere gittiğim bu mekanda hiç yeme fırsatına erişemedim. Kuşkusuz omlet ve menemen çeşitleri de var, kanımca kötü de değillerdir ama önerdiğim formülümü kullanacaksanız sucuğu pastırmayı kaçırmayın derim.
En sonunda ise bal-kaymak kısmı ki mekandaki kaymak da bence bir hayli lezzetli. Afyon'un nesi meşhur dersek tabii ki her şeyi diye cavap alınabilir sorulan kişiye göre (galiba Afyonlular da Karadenizliler gibi süsleme sanatında uzman :D) ancak kaymak herhalde kimsenin itiraz edemeyeceği bir tat. Kızarmış ekmek üzerine bol kaymak-az bal sürerek sütün tadını almak ise... İki kişi gidilirse böyle bir menünün iki barda çay ile fiyatı kişi başı 20 liranın biraz üzerinde, ama temiz hava, pazar güneşinde yürüyerek gidebileceğiniz lezzetli bir kahvaltının bedeli tartışılmaz...

15 Mart 2012 Perşembe

Bir Nantes klasiği: La Crêperie Jaune


Ürkek bir şekilde bir gece yarısı vardık Nantes'a Ali Türek'le birlikte.. Yurtlarımıza ulaştık zar zor bavullarımızla.. Yeni hayatımızın hayallerini kurmaya fırsat dahi bulamadan yorgun argın uyuyakaldık çarşafsız yataklarımızda montlarımıza sarılarak..
Bir şehre ısınmak için en iyi yol değildi şüphesiz.. Neyse ki ertesi gün Laure'la buluştuk.. Ali'nin St. Joseph'ten matematik hocası olan ve Nantes'ın sayfiye mekanı olan St. Nazaire'de ailesiyle yaşayan Laure bu kötü başlangıcı koca bir tebessüme dönüştürdü bir gün içinde.. Tabi büyük tebessümler için öncelikle lezzetli yemeklerle dolu bir mide gerekirdi.. Biz de gereğini yaptık.. =)
Nantes'ın merkezi olan Commerce'e en yakın duraklardan biri olan Place du Cirque'te (duraklar arası tramvayla 1-2 dakika) buluştuk ve sonradan Nantes'ın Asmalısı diye adlandıracağımız Bouffay'e yollandık.. Dar sokakları, sevimli bir mimarisi olan, bir çok kafe ve bar dolu bir mahalle burası. Orada Nantes mutfağıyla tanışacağımız adres ise Crêperie Jaune olacaktı..
Krep, Breton bölgesinin geleneksel lezzeti (Nantes şu anda Pays de la Loire bölgesine bağlı olsa da tarihsel olarak Breton Bölgesinin merkezidir).. Kara undan yapılanına "Galette" diyorlar ve tuzlu ek malzemelerle servis ediyorlar. Beyaz undan yapılanına ise "Crêpe" deniyor ve Nutella başta olmak üzere tatlı ek malzemelerle tüketiliyor.. Nantes'taki krepçilerin menülerinde pişmiş elma içeren tariflere daha çok rastlanıldığını belirtmem gerekiyor..
Biz Ali'yle Galette Campagnard seçtik.. Başka krepçilerin menülerinde Galette Tartiflette olarak da geçiyor.. İçerisinde füme lardon (domuz jambonu/kuş başı), patates, karamelize soğan, peynir ( emmantel/reblochon) ve krema bulunuyor.. Malzemelerin uyumu çok başarılı.. Üzerinde bir parça tereyağıyla birlikte servis ediliyor, sıcacık gelen galette'inizin üzerinde eritiyorsunuz..
(Özkan'larla birlikte gittiğimizde ise Galette Indienne'i denemiştim.. Tavuk, peynir ve domates vardı içinde.. Pişmemiş domates nedeniyle çok sulu olması yavan bir tada yol açmıştı, üzerindeki köri sosuna rağmen..)
Galette'imize yancı olarak da yine Breton bölgesinin geleneksel içkisi olan Cidre'i (elma şarabı) seçtik.. Demi-sec (yarı tatlı ile sek arası) veya Brut seçilebiliyor.. Biz brut aldık.. Cidre ne tam şarap gibi ne bira gibi.. Bize biraz yabancı bir tat ilk başta.. Fakat galette ile birlikte müthiş bir ikili oluyorlar.. Bu arada alkol oranı %5 ve fotoğraftaki küçük bardaklarda servis ediliyor..
Crêperie Jaune'a sonrasında 2-3 defa daha geldik.. Krepleri çok lezzetli olmakla birlikte servis oldukça yavaş ve garsonlar çok suratsızlar.. Fransızların önemli stereotiplerinden biri de garsonlarının kabalığıdır.. Bunun çok da yanlış bir yargı olmadığını orada yaşayıp görmüş biri olarak artık bu özelliği değerlendirmelerde bir kriter olarak kullanmıyorum =)
Sonuç olarak klasik bir Nantes/Breton yemeği bizi kendimize getirdi.. Hem doyurucu hem de ağır olmayan bir öğle yemeği yemiş olduk.. O diyarlara uğrayan herkesin tatması gereken bir ikili..
Fiyatlara gelicek olursak:
Spesiyal Galetteler 7-10 euro arasında değişiyor.. Bizim yediğimiz Campagnard 9.6 euro idi
Spesiyal Krepler ise 6-8 euro arasında..
Bunların dışında ek malzemeleri kendiniz belirleyerek de galette ve krebinizi hazırlayabiliyosunuz.. Bunlar da aşağı yukarı aynı fiyat aralığına denk geliyor..
Cidre'in bardak fiyatı 2.5 euro, şişe fiyatı ise 7.6 euro..

29 Şubat 2012 Çarşamba

Hayatın İronisi: Balkabaklı Pasta


Bilenler bilir balkabağının lafı açılınca cümlelerim "Allah'ın gücüne gitmesin ama..." kalıbıyla başlar. Birçok hanenin müptelası olduğu, yapımı çok da zor olmayan nispeten ucuz bir tatlıdır balkabağı. İşin aslı rengi ve bol cevizli sunumu da çok davetkardır; amma velakin küçüklüğümden beri pek de hazzetmem kendisinden. Öncelikle püre kıvamı, ve de bana tatsız gelen tadı balkabağından oldum olası soğutmuştur beni. Zira Efe Tokdemir lezzetlerinde meyveden yapılan tatlılar, şekerlemeler çok da tercih edilmez.
Lakin hayat bu ya, küçük sürprizlerini bizden esirgemiyor. Sadece son bir ay içerisinde (ne yalan söyliyim çok da istemeden) üç farklı balkabağı denemesine maruz kaldım. Önce zencefilin rendelenmiş kabaktan yapılan saf balkabağı payı, sonrasında Cafe Nero'da tattığım balkabaklı cheesecake ve de son olarak Manolya Pastaneleri'nin balkabaklı pastası. Bu üç deneyim bana gösterdi ki tatlının bile iç baymayanını, dik bir duruşu olanını, elitizmini seven benimki gibi damaklar için balkabağı o hafif tadı ama sıcak görüntüsüyle birebir.
Manolya Pastaneleri kendisini tatlı severlere özellikle de ünlü profiterolüyle tanıtmıştır. Küçüklük anılarımda ilk şubeleri olan Göztepe 1. Orta Sokak'taki dükkandan özel günlerde alınan profiterol sıklıkla yer tutmuş, o kadar ki meşhur (ancak sonradan bozulan) İnci, ya da Gezi Pastanesi bile aradığım o tadı bana sunamamıştır. İşte böyle bir ortamda misafir tarafından eve getirilen Manolya kutusundan Balkabaklı Pasta çıkması ilk etapta büyük hayal kırıklıklarına gark etti beni :) Pastayı tadınca ise...
Maalesef bazı fotografları yanlışlıkla sildiğim için pastanın iç görüntüsünü tarif etmek bana düşüyor :D Üç sıra pasta keki arasına bol miktarda cevizle karıştırılmış balkabağı püresi ve sıvı kıvamda az miktarda krema pastanın temel sırrı. Pasta kekleri yaş pastada olduğu gibi çok ıslatılmış değil, hatta kuru bile denebilir ama kremanın akışkanlığı ile hafif bir ıslaklık sağlanarak klasik bir yaş pasta tadından sıyrılınmış. Pastanın dış kaplaması ise soğuyarak daha da bir karakter kazanmış yaklaşık bir parmak kalınlığında balkabagı. Lafın kısası görüntü müthiş, cevizin bol olması tadı dengeliyor, krema baymıyor, balkabağı ise rafine bir tad katıyor. Tek eksiği, daha doğrusu fazlası ise şekeri. Şeker birazcık daha az olsa içine de bir tutam kadar nane girse daha soğuk bir sunumla birlikte çok üst düzey bir tatlı olmaya aday. Vedat Milor'dan bize miras kalan Fiyat-Kalite dengesi ise önerdiğim değişiklikler olmaksızın 5 üzerinden rahatlıkla 4.
Peki bu tada nasıl ve ne kadara ulaşabilirsiniz? Ataşehir, Göztepe 1. Orta Sokak, Suadiye, Bostancı, Küçükyalı, Kartal, Gayrettepe şubeleri mevcut. Fiyatı tam bilemesem de 40-45 TL civarında olduğunu düşünüyorum. Yalnız Cevizli Kabaklı Pasta özel üretim olduğu için önceden sipariş verilmesi gerekiyor. Bildiğim kadarıyla da sabahtan söylemeniz yeterli akşama elinizde olması için.
Daha detaylı bilgi için: http://www.manolya.com.tr/index.html